Sahiplendiğin Her Şey Yansır

Sabır, benim için hep güvendiğim bir yerdi. “Sabırlı biriyim” dediğim andan itibaren, etrafımda her türlü sabır belirmeye başladı: gerçek sabır, kırılgan sabır, gösterişe dönüşmüş sabır, bastırılmış sabır.

Bir davranış tekrar edildikçe güçleniyor, zihin onu benimsiyor, ve bir cümle kuruluyor: ben böyleyim. O cümle kurulduğu an, artık sadece bir davranış değil — taşınması gereken bir kimlik oluyor. Ve taşıdığın her kimlik, tutarlılık istiyor senden. Sabırsız hissettiğin anlarda bile sabırlı görünmek zorunda kalıyorsun. Bastırma orada başlıyor. 

Ve tam da burada bir yasa işliyor: sahiplendiğin her şey, dışarıda kendi desenini çiziyor. Kimliğini doğrulayan anlar geliyor karşına, zorlayan anlar geliyor, bazen de ötesini gösteren anlar. Hepsinin kaynağı aynı: neyi sahiplendiğin, ne göreceğini belirliyor.

Kimlik ne kadar güçlüyse, yansıması o kadar geniş oluyor. Bu yorucu bir hal — çünkü her karşılaşma, bir şekilde seninle ilgiliymiş gibi hissettiriyor. Hayat kişisel hale geliyor.

Bunu sabır üzerinden somutlaştıralım. Diyelim ki sabrın aslında bastırılmış — ama bunun farkında değilsin, kendini hâlâ “sabırlı biri” olarak görüyorsun. Böyle bir durumda hayatın sana neler gösterir? Etrafındaki en ufak gecikmeler, beklemeler orantısız büyüklükte rahatsız eder seni; ama bunu fark etmezsin bile, sadece “bugün herkes çok yavaş” dersin. Sabırsız davranan insanlar karşına sık sık çıkar, onları sessizce yargılarsın — kendine hâlâ sabırlı olduğunu söylerken. Beklenmedik bir anda, küçük bir şey yüzünden içinden taşan bir tepki verirsin ve sonra “bu bana hiç benzemiyor” diye şaşırırsın. Ve zamanla, hayatın seni sürekli bekletiyormuş, sabrını sürekli sınıyormuş gibi bir his oluşur — oysa sınanan, sahiplendiğin ama görmediğin o bastırılmış parça.

Burada ince bir tuzak var. “Gerçek sabrı” bulmaya, ona ulaşmaya çalışmak bile — kendi başına yeni bir kimlik olabilir. “Ben artık bastırılmamış, hakiki sabra sahibim” demek, aynı taşıma yükünü başka bir kılıfla geri getirir. Anlam verilen her şey, o anlamın çerçevesine hapsolur; kendi akışkanlığından uzaklaşır.

Ama bir çıkış var. Sabrı “benim” diye taşımak yerine, onun zaten var olan bir havuzda beklediğini görebilirsin. İhtiyacın olduğunda oradan alırsın. Sahip olman gerekmez. Havuz, tarif edilmeye değil, sadece içilmeye ihtiyaç duyar.

Kimlik dediğinde — yorgunluk var, ispat var, koruma var. Kaynak dediğinde — özgürlük var. Berraklık, şefkat, bilgelik — bunlar zaten zihnin doğasında. Kazanılmıyor, taşınmıyor. Güneşin “sıcaklık sahibi biri” olmaması gibi; sadece doğası gereği sıcaklık yayıyor.

Hayatına giren her insan, kendi meselesiyle geldi. Sen de kendi meselenle karşıladın. O karşılaşmada görülmesi gereken ne varsa görüldü. Bu, kimseyi haklı çıkarmıyor — ama içindeki yargıyı biraz gevşetiyor.

Dışarıda gördüğün, aslında senin bir parçan. Ama sen, gördüğün, düşündüğün, hissettiğinden başkasın 

Sevgi ve Barışla 

Sibel Kavunoglu

Kendine Dönüş Yolculuğu

Burada amaç yalnızca iyi hissetmek değil, kendini anlamak, duygularını dönüştürmek ve yaşamla daha derin bir bağ kurmaktır.

 

Benzer Yazılar

Güncel yazılar ve daha fazlası

Değer Vermek ile Tutunmak Aynı Şey Değil

Mutluluğun Kaynağı: Dışarıda Aradığımız Şey İçeride Saklı

Işık Olmak ile Işığı Dağıtmak Arasındaki Sessiz Fark