Herkes mutlu olmak ister. Kimse acı çekmek istemez. Ama tuhaf bir çelişki var: mutluluğun ne olduğunu ve nereden geldiğini gerçekten bilmiyoruz. Belki de mutsuzluğumuzun asıl sebebi bu — aradığımız şeyi tam olarak tanımadan onun peşinde koşmak.
Aynı ofiste, aynı eğitime sahip iki kişi düşünelim. Aynı koşullar, aynı imkânlar. Biri mutlu, diğeri değil. Bu fark nereden geliyor? Dışarıdaki koşullardan değil — zihnimizin nasıl olduğundan.
Bunu iki başlıkta düşünebiliriz. Birincisi ”dışsal mutluluk”: güzel bir yere gittiğimizde, hoş bir şey yaşadığımızda hissettiğimiz keyif. Gerçek bir mutluluk bu, ama geçici. O yerden ayrıldığımız an, mutluluk da bizimle gitmiyor, geride kalıyor.
İkincisi ”içsel mutluluk”: koşullara bağlı olmayan, zihnin kendi yapısından gelen bir huzur. İşte asıl aradığımız — ve asıl yaratabileceğimiz — bu.
Yıllar önce Hindistan’da bir Diwali zamanına denk gelmiştim. Kutlamalar çok gürültülüydü, beni rahatsız etmişti. “Neden böyle? Daha sakin, daha huzurlu bir kutlama yapamazlar mı?” diye düşünmüştüm.
Dört beş yıl sonra yine aynı zamana denk geldim. Bu sefer aynı gürültü, aynı kalabalık çok daha keyifliydi. Aradaki fark dışarıda değildi — yıllar içinde Hindistan’a gide gele onların yaşam biçimine, kutlama şekillerine aşina olmuştum. Zihnim artık o sesleri reddetmiyordu.
Olan hiçbir şey değişmemişti. Değişen, ona nasıl baktığımdı.
Bize ters gelen, bizi rahatsız eden bir şeye farklı bir bakış açısıyla yaklaşabildiğimizde zihin sakinleşiyor. Ve mutluluk zaten bu sakinlikten doğuyor.
Zihnimiz inanılmaz güçlü. Aynı zihin, yaşadığımız acıyı büyütebilir de küçültebilir de. Sorun şu ki bir zorlukla karşılaştığımızda, sebebin zihnimizden geldiğini düşünmüyoruz. Sebebin dışarıdaki koşullar olduğunu düşünüyoruz.
Bu, aslında kendi gücümüzü göremediğimiz anlamına geliyor. Sorunlar üzerine ne kadar çok kafa yorarsak, o sorunları çözebilecek olan zihnin güçlü yapısından o kadar uzaklaşıyoruz. Enerjimizi soruna değil, sorunu eritebilecek yere yöneltmediğimiz sürece bu döngü devam ediyor.
Burada basit ama sürekli tekrarı gereken bir pratik var: gün içinde, bir şeyle uğraşırken ya da müzik dinlerken bile ara ara kendimize sormak;
— Mutluluk nedir, sebebi ne?
Bunu bir kere sormak yetmiyor. Zihin bu soruyla ne kadar sık buluşursa, içsel mutluluğu o kadar kendi başına yaratmaya başlıyor.
Huzurumuzu bozan bir duygu yükseldiğinde — kıskançlık, öfke, kırgınlık — o duyguyu yorumlamadan, çözüm üretmeden, sadece olduğu haliyle fark etmek başka bir anahtar. Duyguyu her seferinde tanıyarak, onunla kalarak anlıyoruz onu. Sorunu düşünmek yerine, sorunun içimizde yarattığı duyguya odaklanmak — bu his nereden geliyor, bedenden mi, egodan mı — bizi sorunun kendisinden çok daha derin bir yere götürüyor.
Ve bir de şunu hatırlamak var: her şey geçici. Şu an bir zorluğum var, ama bu dünyanın sonu değil. Geçecek. Başkalarının da kendi zorluklarıyla boğuştuğunu görmek, yaşadıklarımızın ne kadar da “normal” olduğunu, aynı zamanda kendi acımızdan biraz uzaklaşıp başkalarına bakabilme genişliğini hatırlatıyor.
Başkalarının acısını fark ettiğimizde iki şey birden oluyor. Birincisi, hepimizin aslında aynı gemide olduğunu anlıyoruz — çektiğimiz zorluklar sandığımız kadar bize özel, bize ait değilmiş. İkincisi, kendi acımızı unutuyor ya da hafifletiyoruz. Dikkatimiz sadece kendi derdimize kilitliyken küçük görünen bir sorun bile bütün alanı kaplayabiliyor; başka birinin yükünü gördüğümüzde aynı sorun birden orantısına dönüyor.
Bunun tersi de doğru. Sürekli yalnızca kendimizi düşündüğümüzde, farkında olmadan başkalarına karşı bir yargı geliştiriyoruz — neden onlar böyle, neden bunu yapıyorlar. Bu yargı zihnimizi huzurdan uzaklaştırıyor. Başkasına bakmak, aslında kendi zihnimizi de sakinleştiren bir hareket.
Acının dışarıdan geldiğine inanıyoruz. Oysa dışarıda diye adlandırdığımız şey, aslında zihnimizin o ana nasıl baktığından geliyor. Koşullar hiç değişmese bile, zihin değiştiğinde her şey değişiyor.
Mutluluk, ulaşacağımız bir yer değil. Zaten burada, zihnimizin doğasında bekleyen bir şey — üzerini örten gürültüyü fark ettikçe, kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Sevgi ve Barışla
Sibel Kavunoglu