Meditasyonda bazen bir şey olur.
Zihin yavaşlar. Düşünceler incelir. Ve o inceliğin içinde, yıllardır bildiğini sandığın bir şey — bu sefer farklı bir yerden gelir. Kavramsal olarak değil. İçten. Bedenden. Sanki o bilgi artık sadece kafanda değil, her yerindedir.
Geçenlerde böyle bir an yaşadım. Ve içimde açılan şeyi bu yazımda paylaşmak istiyorum.
Budist öğretilerde zihnin doğasını anlatmak için çok eski bir metafor kullanılır: Güneş.
Güneş her şeyi aydınlatır. Kime ne kadar ışık vereceğini hesaplamaz. Seçim yapmaz. Çaba göstermez. Bir dağın gölgesi varsa dağa kızmaz. Bir evin panjurları kapalıysa ve içeri güneş girmiyorsa kendisini suçlamaz. Bir insan ona sırtını dönmüşse arkasından koşmaz. Sadece parlamaya devam eder.
Bu metaforu yıllardır biliyordum. Okumuştum. Anlatmıştım bile.
Ama o meditasyonda — zihin durduğunda — bu metaforu ilk kez bilmekten çıkıp yaşadım. Ve o anda içimde bir şey fark etti:
Ben yıllardır güneş olmaya çalışmıyordum. İnsanların gölgesini de ortadan kaldırmaya çalışıyordum.
Işık olmak ile ışığı dağıtmak zorunda hissetmek — kulağa benzer geliyor. Ama içeriden tamamen farklı hissettiriyor.
Birincisinde bir doğallık var. Var olmanın kendiliğinden etkisi.
İkincisinde ise sürekli işleyen bir hesap var:
Ona da yetecek kadar verdim mi?
Birine fazla, diğerine az mı davrandım?
Kimse kendini dışlanmış hissetmesin.
Bu düşünceler yıllarca benden çok enerji aldı. Ve ben bunu uzun süre ‘fedakarlık’ sandım. Oysa güneş böyle çalışmaz.
Güneş ‘bugün herkese eşit davranmalıyım’ diye karar vermez. Sadece parlar.
Dağın gölgesi varsa orası gölgede kalır, pencere açıksa içeri ışık girer — güneş bunun hesabını yapmaz ve bundan suçluluk da duymaz.
Güneş, sekiz rüzgardan etkilenmez. Sekiz rüzgar nedir?
Budist öğretilerde sekiz dünyasal kaygıdan bahsedilir — zihnin sürekli içinde döndüğü dört çift:
Kazanç ve kayıp.
Övgü ve eleştiri.
Ün ve sıradanlık.
Haz ve acı.
Zihin bu sekiz rüzgarın içinde savruluyor. Birisinden onay aldığında yükseliyor. Eleştirildiğinde düşüyor. Tanındığında genişliyor. Göz ardı edildiğinde büzülüyor.
Ve bu sekiz kaygı devredeyken sevmek — çabaya dönüşüyor. Çünkü artık sevginin kaynağı ‘olmak’ değil, ‘yapmak’ oluyor. Yetişmek. Hesaplamak. Yeterliyim mi diye sormak.
Bu anlamda Güneş bu sekiz rüzgardan etkilenmez. Övüldüğünde daha parlak, eleştirildiğinde daha soluk yanmaz. Bu sekiz kaygı güneşin ışığını değiştirmez.
Değişen, onları tutan zihindir.
Meditasyonda o an şunu fark ettim:
Yıllarca insanların hazır olmadığı şeyi de onlara ulaştırmaya çalıştım. Bu çok insani, çok iyi niyetli bir dürtü. Ama aynı zamanda çok yorucu.
Budist öğretilerde şöyle bir ilke var: Öğreti, alıcının kapasitesiyle buluştuğunda dönüşüm olur. En bilge öğretmen bile, hazır olmayan bir zihne zorla kavrayış yerleştiremez. Bu, öğretmenin yetersizliğinden değil — koşulların doğasındandır.
Güneş hiçbir zaman içeri girmez.
Kapıyı açan, evdir.
Ben sadece ışığım. Pencereyi açmak bana ait değil.
Bu cümleyi içimde duyduğumda büyük bir şey gevşedi. Şefkat azalmadı — tam tersine, daha hafif ve daha sürdürülebilir hale geldi. Çünkü artık kaynağı değişiyordu: ‘Herkesi aydınlatma görevi’ olmaktan çıkıp ‘ışık olmanın doğallığı’ haline geliyordu.
Sende de böyle bir şey var mı?
Sevdiğin insanlar için, işin için, ilişkilerin için çok şey veriyor — ama bir yerlerde tükendiğini hissediyor musun? İçinden sürekli ‘yeterliyim mi, yetişebildim mi, kimse eksik hissetmesin’ diye dönen bir ses?
Belki o ses, senden ışığı ‘dağıtmanı’ istiyor.
Oysa sadece ışık olmak yeterli.
Bir anne iki çocuğunu aynı şekilde sevmez — ihtiyaçlarına göre farklı davranabilir. Bir öğretmen her öğrencisine aynı dakikayı ayırmayabilir ama hepsinin iyiliğini isteyebilir. Bu, sevginin az olduğu anlamına gelmez.
Güneş de böyle. Dağın gölgesini aydınlatamıyor diye kendini suçlamaz. Çünkü ışığını tam vermiştir — dağ orada durduğu için gölge oluşmuştur. Bu, güneşin sorumluluğu değil; doğanın gerçeği.
Meditasyonda karşılaştığım o parçayı eleştiremiyorum. Çünkü gerçekten çok iyi niyetli bir niyetim vardı. Fedakarlığın çok olduğu, sevginin ve yüksek umudun eksik olmadığı bir niyet.
Ama sanırım gerçek dönüşüm çoğu zaman bir parçayı susturmakla değil — onun asil niyetini görüp yükünü hafifletmekle başlar.
O parça şimdiye kadar şöyle çalışıyordu:
‘Işığı ben dağıtmalıyım.’
Meditasyondaki farkındalık ise ona şunu fısıldadı:
‘Işık olmak yeterli.’
Bu ikisi arasında çok büyük bir enerji farkı var.
Birincisi sürekli hesap yapar, yetişmeye çalışır, eksik kalan yerleri tarar.
İkincisi ise varlığıyla etki eder.
Bugün sana sormak istiyorum:
Sen şu an ışık mı oluyorsun — yoksa ışığı dağıtmak zorunda mı hissediyorsun?
İkisi arasındaki farkı hissetmek için büyük bir şey yapmak gerekmiyor. Sadece bir an dur. Nefes al. Ve şunu sor:
Bu şu an benden mi geliyor — yoksa taşımak zorunda hissettiğim bir şeyden mi?
Güneş, olmak için çaba göstermez. Sadece parlar.
Sen de zaten ışıksın.
Ve ışık olmak — yeterli.
Her daim sevgi ve ışıkla,
Sibel Kavunoğlu